Son Mesih Üzerine

26 minute read

Published:

İnsan bilincinin nasıl evrimsel bir lanet olduğunu yüzümüze çarpan bu metni, kendi anladığım kadarıyla Türkçe’ye aktardım. Çevirmen değilim.

Peter Wessel Zapffe, Son Mesih (1933)

I

Çoktan unutulmuş zamanlarda bir gece, insan uyandı ve kendine baktı. Gördü ki kozmosun altında çırılçıplak, kendi bedeninde evsizdi. Deşip geçen düşüncesinin karşısında her şey çözülüp dağıldı; hayret üstüne hayret, dehşet üstüne dehşet peydahlandı zihninde.

Sonra kadın da uyandı ve dışarı çıkıp bir şeyler öldürme vaktinin geldiğini söyledi. Erkek, ruh ile elin ittifakının meyvesi olan yayını kavradı ve yıldızların altına, dışarı atıldı. Fakat eski bir alışkanlıkla onları beklediği su birikintisinde hayvanlar belirdiğinde, artık kanında kaplanın o atılganlığını değil; yalnızca, yaşayan tüm canlılar arasındaki ızdırap kardeşliğine dair görkemli bir ilahi duyumsadı.

O gün avla dönmedi; bir sonraki yeni ayda onu bulduklarında, su birikintisinin başında ölü halde oturuyordu.

II

Ne olmuştu? Yaşamın bizzat kendi bütünlüğünde açılan bir yarık, biyolojik bir paradoks, bir ucubelik, bir absürtlük, felaket doğuran bir hipertrofi… Yaşam, hedefini aşıp kendi kendini paramparça etmişti. Bir tür fazlasıyla ağır silahlarla donatılmıştı; dehası onu dış dünyada mutlak muktedir kılmakla kalmamış, kendi varoluşu için de eşdeğer bir tehlikeye dönüştürmüştü. Silahı, kabzası ve siperliği olmayan bir kılıç, önüne çıkan her şeyi yarıp geçen iki ucu keskin bir bıçaktı; böylesi bir kılıcı kuşanmak isteyen kimse, önce onu keskin yüzünden kavramak ve böylece ağızlardan birini kendi etine çevirmek zorundaydı.

Bu yeni gözlerine rağmen, insan hâlâ maddeye kök salmış durumdaydı; ruhu o maddeye örülmüş ve onun kör yasalarına boyun eğmişti. Ve yine de maddeye bir yabancı gibi bakabiliyor, kendini diğer olguların arasına konumlandırabiliyor, kendi yaşamsal süreçlerini idrak edip dışarıdan haritalandırabiliyordu. Doğaya istenmeyen bir misafir olarak gelir; onu vareden o kaynakla yeniden bütünleşmek için kollarını beyhude yere uzatıp yalvarır. Fakat doğa artık dilsizdir; insanda bir mucize yaratmış, ancak o andan itibaren onu yadsımıştır. O, evrendeki yurttaşlığını yitirmiştir; bilgi ağacının meyvesinden yemiş ve cennetten sürülmüştür. İnsan kendi inşa ettiği o yakın dünyasında muktedirdir; ancak ruhunun ahengini, masumiyet halini ve yaşamın sinesindeki o huzurlu varoluşunu feda ederek satın aldığı bu güce lanet okur.

İşte orada, evren tarafından ihanete uğramış halde, zihnindeki görülerle öylece dikilmektedir insan; hayret ve bunaltı içinde. Hayvan da bilirdi korkuyu; gök gürlerken ya da bir aslanın pençeleri altındayken. Fakat insan, bizzat yaşamın kendisine —hatta kendi varoluşuna— karşı bir bunaltı duymaya başlamıştı. Yaşam… Hayvan için yaşam; güçlerin kabardığını hissetmek, kızışmak, oynamak, mücadele etmek, acıkmak ve nihayetinde o büyük zorunluluk yasasına boyun eğmektir. Hayvan için ızdırap kendi bedeniyle sınırlıdır. İnsan için ise ızdırap, dünyaya duyulan bir dehşetin ve yaşama karşı beslenen bir umutsuzluğun kapılarını kırarak açar.

Çocuk yaşam nehrinde yolculuğuna daha yeni başlarken, ölüm şelalesi çoktan gürlemekte, giderek yaklaşmakta ve onun neşesini kemirip, yavaş yavaş tüketmektedir. İnsan yeryüzüne bakar ve onun devasa bir akciğer gibi nefes alıp verdiğini görür; yeryüzü nefes verdiğinde, tüm gözeneklerinden zarif yaşamlar fışkırır ve kollarını güneşe doğru uzatırlar, fakat nefes aldığında, kitlelerin arasından kederli bir inilti geçer ve cesetler bir dolu yağışı gibi toprağı döver. İnsan sadece kendi sonunu görmekle kalmadı; mezarlıklar da gözlerinin önünde tersyüz edildi ve o korkunç, çürümüş bedenler, binyılların toprağa gömülmüş o sefil çığlıklarıyla onun yüzüne haykırdı. Geleceğin perdesi yırtılmıştı; geriye sadece sonsuz bir tekrarın kabusu, organik maddenin anlamsız balçığı kalmıştı.

Merhamet kapısından süzülen milyarlarca canlının ızdırabı, insanın içinden akıp geçer; olup biten her şey, onun en derin, en köklü ilkesi sandığı şeye, yani adalet talebine kıs kıs güler. İnsan kendi kökeninin annesinin rahminde yattığını görür, elini kaldırıp bakar ve bu elin beş dalı vardır: “Nereden çıktı bu lanet olası beş sayısı ve benim ruhumla ne alakası var?” Artık varoluşu kendisi için doğal ve aşikar değildir — bizzat kendi bedeni onu dehşete düşürür: “İşte sen busun, sınırın buraya kadar, daha ötesi yok.” İçinde bir öğün taşımaktadır, daha dün ortalıkta özgürce koşturan bir hayvan: “Şimdi onu soğurdum, kendimin bir parçası kıldım; ben nerede bitiyorum ve nerede başlıyorum?” Nesneler neden ve sonuç zinciriyle birbirine kenetlenir ve kavramaya yeltendiği her şey, o deşip geçen düşüncesinin karşısında yeniden çözülüp dağılır. Çok geçmeden, en el üstünde tuttuğu şeylerin bile ardındaki o mekanik işleyişi görmeye başlar: örneğin sevgilisinin gülümsemesini… Başka gülümsemeler de vardır elbet, yırtık bir pabuçtan dışarı sırıtan ayak parmaklarınınki gibi. Nihayetinde, tüm şeylerin nitelikleri kendi zihninin niteliklerinden ibaret hale gelir — kendisinden başka hiçbir şey yoktur, her çizgi dönüp dolaşıp ona çıkar, dünya onun kendi sesinin hayaletimsi bir yankısından başka bir şey değildir artık. Keskin bir çığlıkla ayağa fırlar; bizzat kendini ve içindeki o necis öğünü toprağa kusmak ister. Deliliğin yaklaştığını hisseder ve henüz bu seçenek elinden büsbütün kayıp gitmeden önce ölüme sığınmak ister.

Fakat tam ölümün eşiğine geldiğinde, ölümün doğasını ve atmak üzere olduğu o sıradaki adımın kozmik çapını da aniden kavrar. Yaratıcı imgelemi, ölüm perdesinin ardında dehşet verici yeni olasılıklar inşa eder ve anlar ki orada bile kaçış yoktur. Ve artık kendi biyo-kozmik durumunun tüm sınırlarını nihayet çizebilmektedir: meçhul ihtimallere maruz bırakılmak üzere alıkonulmuş, evrenin savunmasız bir mahkûmudur o.

O andan itibaren, kronik bir panik halindedir. Böylesi bir ‘kozmik panik’ hissi, her insan zihninin kurucu temelidir. Bu bakımdan türümüz yok olmaya yazgılı görünür; zira bir bireyin tüm dikkati ve enerjisi, bizzat kendi özündeki o felaket boyutlarındaki basınca katlanmaya ya da onu savuşturmaya harcandığında, yaşamı korumaya ve idame ettirmeye yönelik her türlü etkin çaba bertaraf olur. Bir türün tek bir yetisinin aşırı gelişmesi yüzünden yaşama elverişsiz hale gelmesi, salt insanın başına musallat olmuş bir trajedi değildir. Örneğin, paleontolojik çağlarda yaşamış belirli bir geyik türünün, boynuzları haddinden fazla büyüdüğü için neslinin tükendiği öne sürülür. Bu türden mutasyonlar mutlak surette “kör” kabul edilmelidir; çevrelerindeki koşulları zerre kadar umursamadan işler, öylece ortaya fırlarlar. Depresif hallerde zihin; bütün o ihtişamlı kudretine rağmen taşıyıcısını ağırlığıyla ezip toprağa seren o boynuzların bir yansıması olarak deneyimlenebilir.

III

O halde insan ırkı neden büyük cinnet salgınlarıyla çoktan yok olup gitmedi? Neden yaşamın o tahammül edilemez basıncı altında —onlara taşıyabileceklerinden çok daha fazlasını yükleyen bir zeka yüzünden— yalnızca nispeten küçük bir azınlık helak oluyor? Ruhsal ve kültürel tarihimiz ile kendimize ve başkalarına dair gözlemlerimiz, şu cevaba zemin hazırlıyor: İnsanların çoğu, bilinçlerinin içeriğini yapay bir biçimde daraltarak kendilerini kurtarmayı öğrenirler.

Eğer o dev geyik, uygun zamanlarda boynuzlarının uçlarını kırıp atmayı başarabilseydi, bir süre daha hayatta kalabilirdi. Muhakkak ki ateş ve dinmek bilmez bir ıstırap içinde; doğası gereği ona sıradan bir otlak hayvanı olmak yerine, devasa boynuzlar taşıyan o görkemli yaratık olma kaderi bahşedilmişken, bizzat kendi özüne ve o biricikliğine ihanet ederek… Dev geyiğin uzayan bir ömürden kazanacağı şey, anlamdan ve varoluşsal değerden kaybettiği şey olurdu. Bu, umuttan yoksun bir sürdürülebilirlik olurdu; kendi özünün kesintisiz bir olumlaması değil, aksine, kanının o mukaddes iradesine karşı kendi kendini yok eden bir yarış.

Yaşamın gayesinin bizzat kendi yok oluşuna denk düşmesi, insan için olduğu kadar dev geyik için de varoluşun trajik paradoksudur. Son Cervus giganteus (dev geyik), o adanmış öz-olumlaması içinde, kendi türünün nişanını son nefesine dek üzerinde taşıdı. İnsan ise kendini kurtarır ve yoluna devam eder. Bilindik bir tabirin kapsamını biraz daha genişleterek söylersek; insan, o yıkıcı bilinç fazlasını az ya da çok bilinçli bir biçimde bastırma eylemini icra eder. Uyanık ve faal olduğumuz müddetçe bu süreç neredeyse kesintisiz bir biçimde işler; toplumsal uyumun ve genel anlamda ‘sağlıklı’ ve ‘normal’ olarak adlandırılan bir yaşamın önkoşuludur bu.

Günümüz psikiyatrisi, ‘sağlıklı’ ve yaşama tutunmaya elverişli olma halinin bizzat kişisel başarının zirvesi olduğu varsayımı üzerinden işler. Depresyon, ‘varoluşsal bunaltı’, yeme bozuklukları ve benzerleri, istisnasız bir şekilde patolojik, hastalıklı bir durumun arazları olarak görülür ve bu doğrultuda tedavi edilir. Oysa pek çok vakada bu fenomenler, çok daha derin ve çok daha dolaysız bir yaşam algısının göstergeleridir; bizzat o anti-biyolojik (yaşam karşıtı) eğilimin kökünü oluşturan düşünsel ya da duygusal içgörülerin acı meyveleridir. Burada hasta olan ruh değildir; çöken ya da bizzat bireyin o en yüce yetisine yapılmış bir ihanet olarak görüldüğü için haklı bir biçimde reddedilen savunma mekanizmalarıdır.

Bugün gözlerimizin önünde cereyan ettiği haliyle tüm yaşam, içten dışa toplumsal ve bireysel bastırma mekanizmalarıyla sarmalanmıştır; öyle ki, bu mekanizmaların izini gündelik yaşantının en bayağı formüllerine dek sürebiliriz. Bunlar, alacalı ve kafa karıştırıcı devasa bir yığın oluştururlar; ne var ki biz, elbette sonsuz kombinasyonlarla karşımıza çıkabilen şu dört temel bastırma mekanizmasını haklı bir gerekçeyle işaret edebiliriz: İzolasyon, Sabitleme, Dikkat Dağıtma ve Yüceltme.

İzolasyon (Yalıtım) derken burada kastettiğim şey, her türlü rahatsız edici ya da yıkıcı düşünce ve duygunun bireyin bilincinden keyfi bir biçimde sürgün edilmesidir; tıpkı Engström’ün o deyişinde ifade edildiği gibi: “İnsan düşünmemelidir, bu sadece kafa karışıklığı yaratır.” Bu mekanizma, salt kendilerini koruyabilmek adına mesleklerinin yalnızca teknik veçhesini algılayan kimi doktorlarda, çok daha genişlemiş ve neredeyse vahşi bir formda gözlemlenebilir. Hatta yaşamın trajik yönlerine dair her türlü hassasiyeti şiddet yoluyla (örneğin kadavra kafalarıyla futbol oynayarak) defetmeye yeltenen zorbalarda veya tıp öğrencilerinde görüldüğü üzere, mutlak bir nasırlaşmaya dahi gerileyebilir.

Gündelik yaşamın toplumsal etkileşimlerinde izolasyon mekanizması, yaşamın o çıplak gerçeklerini birbirinden gizlemeye yönelik o alışılagelmiş, zımni uzlaşmada vücut bulur. Ve bu uzlaşma her şeyden önce çocuğa karşı işletilir; daha yeni adım attığı bu yaşam tarafından dehşetten aklını yitirmemesi ve onları kaybetmeyi kaldırabilecek yaşa gelene dek yanılsamalarını bozulmamış halde koruyabilmesi için… Buna karşılık çocuğun da cinselliğe, dışkıya ve ölüme dair uygunsuz atıflarla yetişkinlerin huzurunu kaçırmaması beklenir. Yetişkinlerin kendi aralarındaysa ‘adab-ı muaşeret’ kuralları geçerlidir (sokakta ağlayan bir adamın polis zoruyla oradan uzaklaştırılması prosedürü, bunun en bariz tezahürlerinden biridir).

Sabitleme mekanizması da çocukluğun erken evrelerinden itibaren aynı ölçüde devrededir: Ebeveynler, ev, mahalle… Tüm bu tutamaklar çocuk tarafından tartışmasız kabul edilir ve ona bir güvenlik hissi aşılar. Bu istikrarlı deneyim değerleri alanı, yaşamımız boyunca ‘kozmos’a karşı tanıyacağımız ilk ve belki de en mutlu edici koruma biçimidir; üzerinde çokça tartışılan o ‘çocuksu bağ’ın (bu kavramın doğası gereği cinsel olup olmamasının bu bağlamda hiçbir önemi yoktur) açıklaması da şüphesiz burada yatmaktadır. Çocuk daha sonraları tüm bu tutamakların da diğer her şey gibi ‘keyfi’ ve ‘geçici’ olduğunu keşfettiğinde, mutlak bir kafa karışıklığı ve bunaltı krizi yaşar ve derhal yenilerinin arayışına koyulur: “Sonbaharda liseye başlayacağım.” Eğer bir nedenden ötürü bir tutamağı bir başkasıyla takas etme işlemi başarısızlığa uğrarsa, kriz hayati tehlike arz eden bir evreye girebilir ya da benim ‘tutunma spazmları’ olarak adlandırdığım o durum ortaya çıkabilir: Kişi, çoktan ölmüş olan deneyim değerlerine can havliyle yapışır; bunların işlevsizleştiğini, kendisinin ruhsal bir iflas içinde olduğunu hem kendinden hem de başkalarından olabildiğince saklamaya çalışır. Bunun sonucu; kalıcı bir güvensizlik, aşağılık duygusu, aşırı telafi çabası ve asabiyettir. Eğer bu durum mevcut psikiyatrik kategorilerden birinin kapsamına girerse, hastanın yeni tutamaklara ‘başarılı’ bir biçimde aktarılmasının denendiği psiko-analitik bir tedavinin nesnesi haline gelir.

Tutunma mekanizması, bilincin o akışkan kaosunun içine sabit noktalar yerleştirmek ya da onun etrafına bir duvar örmek olarak tanımlanabilir. Bu süreç genellikle bilinçdışı işler, ancak kişinin “kendine bir hedef belirlemesi” durumunda olduğu gibi tamamen bilinçli yollardan da gerçekleşebilir. Kamu yararına faydalı görülen tutamaklar takdirle karşılanır — kendi tutamağı (şirketi veya bir dava) uğruna ‘kendini feda eden’ biri rol model olarak sunulur. O, yaşamın çözülüşüne karşı sağlam bir istihkâm yaratmayı başarmıştır ve diğerleri de onun izinden giderek bu direncinden nasiplenebilirler. Bunun çok daha vahşileşmiş ve tamamen tasarlanmış bir formuna, kimi sefa düşkününün şu düsturunda rastlanır: “Zamanında evlenin, böylece duvarlar kendiliğinden yükselecektir.” Bu durumda, kişinin yaşamında bir mecburiyet tesis edilmiş olur; kişi, sinirlerini ayakta tutacak bir koltuk değneği, giderek delik deşik olan bir yaşam tahammülü için yüksek duvarlı bir sığınak edinebilmek uğruna, bir kötülük olarak gördüğü şeye —evliliğe— bile isteye göz yumar. Ibsen’in karakterleri Hjalmar Ekdal ve Molvik bunun en parlak örnekleridir — onların tutamakları ile toplumun tutamakları arasındaki tek fark, öncekilerin pratik ve ekonomik anlamda kısır/işlevsiz olmasıdır.

Her kültürel ve toplumsal birim, bir kültürün o temel fikirleri, yani taşıyıcı kolonları üzerine inşa edilmiş geniş ve kuşatıcı bir tutamaklar yapısından başka bir şey değildir. Sıradan insan, kişiliğinin otomatik olarak inşa ettiği bu ortak kültürel dayanaklarla yetinirken; o ‘karakter sahibi’ denilen kişi, miras alınmış o kolektif temellere (tanrı, devlet, kader, yaşam yasası, halk, gelecek) az ya da çok tamamen bağımlı olan, çok daha kapsamlı bir inşayı tamamlamış kimsedir. Bu yapının herhangi bir parçası taşıyıcı kolonlara ne kadar yakınsa, onu kurcalamak o denli tehlikelidir ve bu yüzden yasalar ve cezalar aracılığıyla (engizisyon, sansür, muhafazakâr tutumlar vb.) daima bir güvenlik kordonu tesis edilir.

Her bir yapısal parçanın sağlamlığı şu iki şeyden birine bağlıdır: kurgusal doğasının henüz idrak edilmemiş olmasına ya da bu idrake rağmen onun elzem olduğunun teslim edilmesine. Ateistlerin bile okullarda din eğitimini savunmalarının ardında yatan neden budur; çocukların toplumsal olarak kabul edilebilir tepki kalıplarına riayet etmelerini sağlamak için elde başka hiçbir araç görmezler.

Bir kimse, bu yapının herhangi bir parçasının kurgusal ya da gereksiz karakterini fark eder etmez, onu derhal yenileriyle takas etmeye yeltenir (derler ya, bütün hakikatlerin sınırlı bir miadı vardır) ve ekonomik rekabetle birleşerek dünya tarihinin o dinamik içeriğini oluşturan tüm ruhsal ve kültürel çatışmalarımız da işte buradan neşet eder.

Maddi meta veya kudret ihtirası, özünde, zenginliğin sağladığı o dolaysız haz tarafından güdülenmez — sonuçta hiç kimse aynı anda birden fazla sandalyeye oturamaz veya midesinin alacağından fazlasını yiyemez. Zenginliğin varoluşsal değeri; çok çeşitli tutamakları ve dikkat dağıtıcıları sahibinin emrine amade kılmasıdır.

Gerek kolektif gerekse bireysel tutamak yapılarında, herhangi bir parçanın çöküşü bir krizi beraberinde getirir; bu krizin boyutu, çöken parçanın o taşıyıcı kolonlara olan yakınlığına göre az ya da çok tehlikeli olabilir. Kişinin o dış istihkâmlarla korunduğu iç çemberlerde, bu tür krizler her gün yaşanır ve nispeten acısızdır (biz bunlara ‘hayal kırıklıkları’ deriz); hatta bu alanda; örneğin şakalar, jargon ya da alkol vasıtasıyla, değer verilen tutamaklarla şakalaşıp oynamak bile mümkündür. Ne var ki bu tür bir oyun esnasında kişi, gayriihtiyari bir şekilde ta temellere dek inen bir çatlak açarak ağır bir tahribata yol açabilir ve göz açıp kapayıncaya dek o kaygısız ortam, yerini ürpertici bir dehşete (macabre) bırakır. Varoluşun dehşeti o boş ve ifadesiz bakışını yüzümüze diker; ve tek bir yıkıcı darbeyle hissederiz ki, tüm ruhlar iğreti bir şekilde kendi ördükleri ağlardan sallanmaktadır ve hemen aşağıda cehennemi bir hiçlik uçurumu pusuya yatmıştır.

Mevcut dayanakları, yani bir kültürün o taşıyıcı kolonlarını değiştirmek; şiddetli toplumsal spazmlar ve topyekûn bir parçalanma riski (reform, devrim) göze alınmadan nadiren başarılabilir. Böylesi zamanlarda bireyler, kendi tutamaklarını bizzat inşa etmek için mecburen şahsi kapasitelerine sığınmak zorunda kalırlar ve haliyle, bu yükle başa çıkamayanların sayısında muazzam bir artış görülür. Bunun sonucu depresyon, aşırılık ve intihardır (savaştan [1. Dünya Savaşı] sonraki Alman subaylarında ya da Devrim’den sonraki Çinli öğrencilerde görüldüğü üzere).

Yapının bir diğer zaafı da şundan kaynaklanır: Çeşitli ve baskın tehlikeleri bertaraf edebilmek adına, birbirinden taban tabana zıt dayanaklar tesis etmek elzem hale gelir. Sonrasında bunların üzerine üstyapılar inşa edildiğinde, bu durum eninde sonunda birbiriyle asla bağdaşmayan değer ve duygu kümeleri arasında çatışmalara yol açacaktır. Bu da çaresizliğin içeri sızmasına mahal veren yarıklar yaratır. Böylesi durumlarda birey, yıkımın o vecdiyle ele geçirilebilir; yapay yaşam-destek sisteminin tamamını söküp atar ve haz dolu bir dehşet içinde topyekûn bir temizliğe girişir. Buradaki dehşet hissi, o teselli edici tüm yaşam değerlerinin yitip gitmesinden kaynaklanırken; haz hissi ise, varlığımızın o en derin sırrıyla kurulan pervasız ama bir o kadar da ahenkli bir özdeşleşmeden kök alır: O sır; varlığımızın biyolojik sürdürülemezliği ve yok oluşa duyduğu o dinmek bilmez meyilidir.

Tutamaklarımızı severiz çünkü bizi kurtarırlar, ama aynı zamanda onlardan nefret ederiz çünkü özgürlük hissimizi kısıtlarlar. Bu yüzden, kendimizi yeterince güçlü hissettiğimiz zamanlarda, miadı dolmuş bir tutamağı merasimle defnetmek üzere bir araya gelmek muazzam bir neşe kaynağıdır. Bu bağlamda, maddi nesneler sıklıkla sembolik bir anlam kazanır ve bu şenlikler ‘radikal’ bir yaşam tutumunun tezahürleri olarak kabul görür. Bir birey, kendi içindeki algılanabilir tüm tutamakları yıkıp yok ettiğinde ve geriye yalnızca bilinçdışı olanlar kaldığında, kendine ‘özgürleşmiş’ biri der.

Son derece revaçta olan bir savunma mekanizması da dikkat dağıtmadır. Burada dikkat; aralıksız akan bir dış izlenimler seliyle meşgul edilerek, o tehlikeli dış sınırlardan uzağa yönlendirilir. Tıpkı öncekiler gibi bu mekanizma da daha çocuklukta tipik bir hal alır; dikkat dağıtıcılar olmaksızın çocuk bile bizzat kendine tahammül edemez: “Anne, yapacak hiçbir şey yok!” Eskiden tanıdığım küçük bir İngiliz kızı, Norveçli teyzelerini ziyarete geldiğinde sürekli odasından çıkar ve “Şimdi ne yapıyoruz?” diye sorardı. Bebek bakıcıları otomatikman birer dikkat dağıtma virtüözüne dönüşürler: “Bak, küçük bir köpekçik!”

Yüksek zümre insanlarında dikkat dağıtma bütünüyle bir yaşam stratejisidir. Bu durum bir uçağa benzetilebilir; ağır metalden yapılmıştır, ancak kusursuz çalıştığı müddetçe onu havada tutan içkin bir prensibe sahiptir. Hava onu bir saniyeden fazla taşıyamayacağı için, sürekli hareket halinde olmak zorundadır. Rutin, pilotun uyuşuk ve dikkatsiz bir hal almasına yol açabilir, ne var ki motor teklediği anda durum kritikleşir.

Dikkat dağıtıcıların kullanımı, çoğu vakada bütünüyle tasarlanmış, bilinçli bir stratejidir. Çaresizlik, o sahte cilanın hemen altında pusuya yatmış olabilir ve ani hıçkırık krizleriyle her an yüzeye çıkabilir. Olası tüm dikkat dağıtma kipleri tüketildiğinde, hafif bir bıkkınlık ile ölümcül bir depresyon arasında bir yerlere düşen o ‘spleen’ (melankolik iç daralması) hissi çöker. Bu arada, varoluşsal içgörüye erkekten daha az eğilimli olan ve bu yüzden ondan daha güvende, yaşamla ondan daha barışık olan kadın, ağırlıklı olarak bu dikkat dağıtma mekanizmasından faydalanır.

Hapis cezasının en büyük kötülüklerinden biri, mahkûmun neredeyse tüm dikkat dağıtma seçeneklerinden mahrum bırakılmasıdır. Ve hapishane genel olarak alternatif korunma kipleri için de son derece elverişsiz koşullar sunduğundan, mahkûm kural olarak kendini daima çaresizliğin eşiğinde bulur. Bu çaresizlik halinin o son safhasını savuşturmak adına işleyebileceği her eylem, bu nedenle öz-korumanın o yaşamsal ilkesi tarafından meşru kılınır. Bu nihai safhada o, evrenin içinde bizzat kendi ruhunu anlık olarak deneyimlemektedir ve böylesi bir anda varoluşun o kategorik sürdürülemezliğinden başka hiçbir şey mevcut değildir.

Saf, seyreltilmemiş haliyle yaşam paniği muhtemelen çok nadir ortaya çıkacaktır; zira şu ana dek tarif edilen koruyucu savunma mekanizmaları hem karmaşık, hem otomatiktir hem de belirli bir dereceye kadar daima devrededir. Fakat onun daha seyreltilmiş biçimleri bile yine de ölümün lekesini taşır — bu koşullarda bile yaşam ancak şiddetli bir ıstırap altında kıl payı sürdürülebilir. Ölüm her daim kendini bir kaçış olarak sunar ve kendi ötesindeki ihtimalleri açık bırakır. Ve ölüm deneyimi de, tıpkı diğer her şey gibi, bireyin öznel hislerine ve algılarına bağlı olduğundan, ölüm pekâlâ kabul edilebilir bir çözüm olarak görülebilir. Eğer ölüm anında belirli bir duruş sergilemek, ölüm katılığı (rigor mortis) içinde bile bir tavrı sürdürmek —yani nihai bir sabitleme ya da dikkat dağıtma biçimi elde etmek— mümkünse, ölüm kesinlikle en kötü kader değildir. Bu nadir vakada bizzat örtbas etme mekanizmalarına hizmet eden gazeteler, daima o en az rahatsız edici açıklamaları uydurmayı başarırlar: “[İntiharın] nedeninin buğday fiyatlarındaki son borsa düşüşü olduğu düşünülüyor.” Bir insan depresyon içindeyken kendi canına kıydığında, bu tümüyle ruhsal nedenlere dayanan, tamamen doğal bir ölümdür. Dolayısıyla, intihar edenleri ‘kurtarmaya’ yeltenen o modern barbarlık, bizzat varoluşun doğasının korkunç bir biçimde yanlış anlaşılmasına dayanır.

Yalnızca küçük bir azınlık salt ‘değişim’ ile yetinebilir; bu ister işle, ister sosyal yaşamla, isterse de hazla ilgili olsun. Kültürlü birey, değişimlerin bir sürekliliğe, bir yöne ve bir ilerlemeye sahip olmasını talep eder. Nihayetinde hiçbir şey tatmin edici değildir: kişi yoluna devam eder, yeni bilgiler edinir, kariyer yapar. Bu fenomen ‘iştiyak’ ya da ‘sınırları aşma meyli’ olarak adlandırılabilir: Bir hedefe ulaşıldığında, iştiyak başka bir yere yönelir; zira önemli olan hedefin bizzat kendisi değil, ona ulaşılmış olmasıdır — yaşamın yukarı doğru ivmelenen eğrisinde asıl mühim olan, ulaşılan mutlak yükseklik değil, o artışın derecesidir. Bu bakımdan erlikten onbaşılığa terfi etmek, teğmenlikten generalliğe terfi etmekten muhtemelen çok daha büyük bir değer deneyimi sağlayacaktır. Bu temel psikolojik yasa, ilerlemeye dair her türlü iyimserliğin zeminini yerle bir eder.

İnsanın iştiyakı, bu nedenle yalnızca bir şeye duyulan arzu olarak değil, aynı ölçüde bir şeyden kaçma arzusu olarak da nitelendirilir. Ve eğer iştiyak kelimesini dini anlamıyla kullanırsak, bu ikinci tanım yegâne geçerli tanım halini alır. Zira din bağlamında, hiç kimse tam olarak neyin hasretini çektiği konusunda net bir fikre sahip olmamıştır; oysa neyden kaçıp kurtulmak istediğinin, yani bu dünyevi gözyaşı vadisinin —bir başka deyişle, kendi sürdürülemez varoluşsal durumunun— daima derinden idrakindedir. Eğer bu durumun hissiyatı ruhumuzun en derin hakikatiyse, o halde dini iştiyakın neden çoğu zaman varlığımızın temeli olarak hissedildiği ve anlaşıldığı da kavranabilir hale gelir. Ne var ki, bunun dini bir ölçüt olduğuna ve kendi kendini gerçekleştirecek bir vaat barındırdığına dair o umut, yukarıda yapılan gözlemlerin ışığında oldukça sefil bir duruma düşer.

Yaşam paniğine karşı dördüncü savunma mekanizması, yani dördüncü deva olan yüceltme (sublimasyon) söz konusu olduğunda, cereyan eden şey bir bastırmadan ziyade bir dönüşümdür. Kimi durumlarda, bizzat yaşamın o ıstırabını üslupsal ya da sanatsal yollarla değerli deneyimlere dönüştürmek mümkündür: Olumlu dürtüler devreye girer ve varoluşun kötülüklerinin resimsel, dramatik, kahramanca, lirik ve hatta komik veçhelerini kendi lehlerine ustaca istismar ederler. Ne var ki böylesi bir istismar, ancak ıstırap o en keskin iğnesini çoktan kaybetmişse veya kişinin iç dünyasına henüz tam anlamıyla tahakküm etmemişse ortaya çıkabilir.

Dağcı burada bir imge olarak iş görebilir: Uçurumun dibine bakmak, ancak o mide bulandırıcı baş dönmesi hissi bir nebze savuşturulduğunda haz vericidir — ancak o zaman dağcının bu manzaranın tadını çıkarması mümkün hale gelir. Aynı şekilde, bir trajedi yazabilmek için kişi, ona mesafeli, estetik bir bakış açısıyla bakabilmek uğruna, o trajik hisle arasına bir dereceye kadar mesafe koymak —ona ihanet etmek— zorundadır. Böylesi bir konum, kişinin giderek daha baş döndürücü düzeylerde ironi ve kendini utandırma seviyeleri icat ettiği vahşice bir oyuna da mahal verebilir; kişi kendi benliğine giriştiği bu kıyım içinde, bilincin farklı düzlemlerinin birbirini nasıl yok edebildiğini izlemekten tam anlamıyla haz alabilir. Aslında şu an okuduğunuz bu metin de (aynı şekilde bu çeviri de) yüceltmenin klasik bir örneğidir: Yazar acı çekmemekte, bilakis yayımlanacak kâğıt yapraklarını doldurmaktadır. Belirli türdeki yalnız kadınların kendi kendilerine reva gördükleri o ‘çilekeşlik’ hali de yüceltmenin benzer bir örneğidir — çilekeş olmak onlara bir önemlilik hissi verir.

Yine de, bahsedilen dört savunma mekanizması arasından yüceltme, muhtemelen en az rastlananıdır.

IV

Sözde ‘ilkel kültürlere’ mensup bireylerin, tüm bu spazmlar ve zihinsel akrobasiler olmaksızın, kendileriyle uyum içinde, çalışmanın ve aşkın bozulmamış neşesiyle yaşamaları mümkün müdür? Onlara insan denebildiği müddetçe, sanırım bu sorunun cevabı hayır olmak zorundadır. En fazla, biz gayritabii insanlara kıyasla biyolojik ideale belki de daha yakın bir mesafede var olduklarını söyleyebiliriz. Ve biz gayritabii insanların çoğunluğunun, o eziyet verici koşullarımıza rağmen en azından bugüne dek hayatta kalmayı başarabilmemizin nedeni de, tam olarak doğamızın o en az gelişmiş bileşenlerinde bir yaşam desteği bulmuş olmamızdır.

Savunma mekanizmalarımız yaşamı yaratma değil, yalnızca onu idame ettirme kapasitesine sahip olduklarından; varlığımızın pozitif temeli, bedenlerimizin o doğal uyumlu kullanımında ve ruh enerjimizin biyolojik olarak işlevsel kısımlarında aranmalıdır ki, bunların hepsi de çetin koşullara karşı bir mücadele içindedir: Duyularımızın kısıtlılığı, bedenlerimizin acizliği, yaşamı ve aşkı sürdürmek için gereken o meşakkatli çaba…

İşte genişleyen medeniyetin, modern teknolojisi ve standartlaştırmasıyla böylesine yıkıcı bir etki yarattığı yer, tam da bu kısıtlı zemin, bu daracık hudutların içidir. Çevremizle kurduğumuz etkileşim, o en yüce zihinsel yetilerimizin giderek daha büyük bir kısmını işlevsiz kılmakta ve bunun bir sonucu olarak ruhlar, giderek artan kitleler halinde ölümcül bir atalete terk edilmektedir.

Teknolojik ilerlemenin insan yaşamı açısından değeri; insan ırkına, ruhun aktivasyonu anlamında sunduğu olanaklarla yargılanmalıdır. Bunu daha net ifadelerle tanımlamak zordur, ancak en eski kesici aletler, bu türden değerli teknolojik icatlara bir örnek olarak görülebilir.

Bunun dışındaki herhangi bir teknolojik icat, bizzat mucidinin kendisinden başka hiç kimse için yaşamsal bir değer taşımaz — bunlar, insanlığın kolektif deneyim rezervinin şiddetli ve acımasız bir gaspını temsil ederler ve eğer sansürün vetosuna rağmen kamuya açıklanırlarsa en ağır cezaya çarptırılmalıdırlar. Diğer pek çokları arasında böyle bir suç, bilinmeyen bölgeleri keşfetmek için uçakların kullanılmasıdır. Her bir bireyin kendi payını kendi çabasıyla keşfedebileceği, pek çok kişi tarafından paylaşılabilecek ve tadına varılabilecek o zengin deneyim olanakları, tek bir yıkıcı hamleyle yok edilip atılır.

Yaşamın şu anki evresindeki o kronik humması, az önce bahsedilen durumun derin izlerini taşır. Doğal, biyolojik olarak kök salmış ruhsal aktivitelerin eksikliği, kitlelerin dikkat dağıtıcılara —yani eğlenceye, spora, müziğe ve ‘moda olan’ şeylere duyulan o saplantıya— sığınmasında yankı bulur. Öte yandan, tutamaklar şu sıralar zor zamanlar geçirmektedir — miras alınmış o kolektif tutamak yapılarının tümü, eleştiri ve bunaltı tarafından delik deşik edilmiştir; iğrenti, kafa karışıklığı ve çaresizlik bu çatlaklardan yukarı sızmaktadır.

Komünizm ve psikanaliz, birbirleriyle ne kadar bağdaşmaz olurlarsa olsunlar, her ikisi de o eski çözümün varyantlarını yeni taktiklerle bir kez daha inşa etmeye çabalamaktadır: İnsanı, o yıkıcı bilinç fazlasından —sırasıyla şiddet ve kurnazlık yoluyla— mahrum bırakıp onu biyolojik açıdan yaşayabilir kılmak. Her iki durumda da, bu genel fikir tekinsiz derecede mantıklıdır. Fakat nihayetinde, bu taktiklerin hiçbiri nihai bir çözüme götürmeyecektir. Bilincin daha düşük ve pratik olarak daha elverişli bir seviyeye kasıtlı olarak yozlaştırılması, türümüzü elbette kıl payı kurtarabilir; ancak insan ırkının o içkin meyli, onun böylesi bir boyun eğişte, yahut herhangi bir şeyde, bir an bile huzur bulmasını ebediyen imkânsız kılacaktır.

V

Bu mülahazaları o acı sonuna kadar sürdürürsek, varılacak sonuç aşikârdır. İnsanoğlu, biyolojik olarak zafere yazgılı olduğu sanrısı içinde pervasızca ilerlemeye devam ettiği müddetçe, özünde hiçbir şey değişmeyecektir. Nüfus büyüyüp yayıldıkça ve ruhsal atmosfer giderek daha boğucu bir hal aldıkça, korunma teknikleri de mecburen giderek daha vahşi bir karaktere bürünmek zorunda kalacaktır. Ve insanlar kurtuluşun, olumlanmanın ve yeni bir Mesih’in düşünü kurmakta inat edeceklerdir.

Fakat nice kurtarıcı ağaca çivilendikten ve kent meydanında taşlandıktan sonra, Son Mesih çıkagelir. O vakit; ilk ve tek kişi olarak, ruhunu çırılçıplak soymaya ve onu insan türünün o en uç düşüncesine, bizzat yok oluş fikrine canlı canlı teslim etmeye cüret etmiş o adam zuhur edecektir. Yaşamı o kozmik zemininde idrak etmiş ve acısı Yeryüzü’nün kolektif acısı olan bir adam. Sesi gezegeni bir pelerin gibi sarıp sarmaladığında ve o tuhaf mesaj ilk ve son kez yankılandığında; tüm ulusların güruhları ne öfkeli çığlıklarla onun binlerce kez öldürülmesini talep edecektir:

“Dünyaların yaşamı gürleyen bir nehirdir, oysa Yeryüzü’nünki durağan bir su birikintisidir. Yok oluşun nişanı alnınıza kazınmıştır — kaçınılmaz olanla savaşmayı daha ne kadar sürdüreceksiniz? Fakat tek bir zafer ve tek bir taç, tek bir kurtuluş ve tek bir çözüm vardır. Kendini bil — kısır ol ve bırak yeryüzü senden sonra sessizliğe bürünsün.”

Ve o bu sözleri söylediğinde, en başta dadılar ve ebeler olmak üzere güruhlar halinde onun üzerine çullanacak ve onu tırnaklarının altına gömeceklerdir.

O Son Mesih’tir. Bir babanın oğlu misali, su birikintisinin başındaki o avcının soyundandır.”

Peter Wessel Zapffe (1899-1990) Norveç arktiğinden bir filozof ve dağcıydı. Yazıları pesimist, varoluşçu ve anti-natalist (doğum karşıtı) teoriyle ilgilenir. (Trine Riel’in çevirmen notu)