Bulutsu Üzerine
Published:
“Yaşam budur işte, sis. Yaşam bir bulutsudur. Şimdi ondan Eugenia doğuyor. Kimdir Eugenia? Onu çoktandır aradığımı fark ediyorum. Ben onu ararken o benim yoluma çıktı. Aradığımız görüntü bunu bilip yolumuza mı çıkar yoksa?” — Miguel de Unamuno, Sis
Her şey, Augusto Pérez’in sokağa adım atıp, yönünü belirlemek için tesadüfen geçen bir köpeğin peşine takılmayı beklediği uyuşuk anla başlıyor. Yaşamın teğet geçtiği, sınırların koyu sisin içinde silikleştiği bir adam. Ta ki sokağın başından geçip giden Eugenia’yı görene kadar. Augusto bu sıradan rastlantıyı devasa bir anlama dönüştürüyor; kadını, sokakları ve duyduğu piyano seslerini içindeki hiçliği dolduracak kusursuz bir kurgu olarak senaryosunun tam merkezine oturtuyor. Dışarıdan naif bir adanmışlık gibi görünen bu süreç, aslında boşlukta savrulan bir zihnin dünyaya demir atma çabası. Kendi yarattığı bu hikayede mutlak başrol olduğuna öylesine inanıyor ki, dünyayı yalnızca kendi üzerinden okuma hatasına düşüyor.
Fakat tam destanının zirvesine, beklenen düğün gününe yaklaştığı anda kurgu acımasızca yırtılıyor. Eugenia, son derece pragmatik ve buz gibi bir gerçeklikle Augusto’yu kenara fırlatıp, başından beri sevdiği diğer adama kaçıyor. Ortada gözyaşı dökülecek romantik bir terk ediliş yok. Augusto, tüm varlığının, çırpınışlarının ve fedakarlıklarının iki sevgilinin hayatını finanse eden lojistik bir detaydan ibaret olduğunu anlıyor. Uğruna her şeyini feda ettiği büyük hikayenin kahramanı değil, başkasının çok daha bayağı senaryosunda kullanılıp atılan bir basamak olduğunu fark ediyor. Bütün bu varoluşsal ağırlık inşası, basit bir menfaat hesaplaşmasının içinde buharlaşıp gidiyor..
Augusto, bu terk edilişin getirdiği gurur kırıklığıyla yaratıcısına koştuğunda, kurgunun omurgası kırılıyor ve Unamuno doğrudan masaya oturuyor. Metnin kibirli mimarı mı, yoksa hiçliğin Tanrısı mı, emin değilim.. Augusto bu noktada kendi trajedisinin, o fiyakalı acının yasını tutmak isterken; aslında hiç var olmadığını, kağıt üzerinde bir kelime yığınından ibaret olduğunu öğreniyor. İnsanın en derin yarasının bile mutlak gücün kaprisine bağlı olduğunu, kendi iplerini hiçbir zaman elinde tutmadığını duyması, varoluş krizini bir anda absürd bir komediye çeviriyor. Augusto bu tokatla isyan etmiyor. Evine dönüyor, sırf var olduğunu hissedebilmek için çaresiz bir iştahla yemeğe saldırıyor, ardından yatağına uzanıyor ve olduğu yerde ölüme, mutlak hiçliğe teslim oluyor. Bedeninin çöküşü dramatik bir veda da değil aslında; bir nevi fişi çekilmiş bir makine gibi durması.. yazarın metni bitirmesiyle fonksiyonunu yitiren bir figürün zorunlu olarak sahneden silinmesi sanki..
İşte Orfeo’nun hikayenin sonundaki kelimesiz ağıdı tam da bu enkazın üzerine doğuyor. Köpeğin gözünden baktığımızda, insanın büyük felsefi buhranları, kendi zavallılığını kelimelerle süsleme hastalığından ibaret. Bir başkasının hayatında yalnızca bir araç olduğumuzu anladığımızda yaşadığımız ilkel yıkımı, hemen entelektüel bir trajediyle örtbas etmeye çalışıyoruz. Oysa başkalarının kaba gerçekliğinde yeri olmayan kurgularımız çöktüğünde, geriye dondurucu, mutlak karanlık kalıyor. Benim içimde yankılanan asıl sarsıntı da tam bu zifiri karanlıkta başlıyor. Çünkü bütün felsefi gürültüler sussa da, hala nefes alıyoruz. Çünkü nefes almak, o arayış belasının bedendeki ritminden başka bir şey değil. Yapacak hiçbir eylemin kalmadığı gölgelerin ortasında, o zifiri karanlığı yırtacak ışık yüzümüze vurana kadar kıpırdamadan beklemek dışında bir ihtimalimiz var mı?



