Akşam, Noktasız.
Published:
Fosse bizi en baştan itibaren çok şeffaf ve tehlikeli bir yalana ortak ediyor. Yaşlı balıkçı Johannes yataktan kalktığında, yıllardır sızlayan eklemlerinin artık sızlamadığını, mutfaktaki eşyaların eline zahmetsizce oturduğunu gördüğünde, biz de o tuhaf rahatlığın peşine takılıyoruz. Yalnızlığın ve eski sızıların usulca kenara çekildiği muazzam bir sabah ayini başlıyor sanki. Noktasız, duraksız, tek bir pürüz bile barındırmayan o hipnotik ritme kapılıp gidiyoruz. Eski dostu Peter kıyıda belirdiğinde, birlikte kayıkla denize açılıp hiç yorulmadan kürek çektiklerinde bile içimizde en ufak bir şüphe uyanmıyor; Fosse’nin dili bizi o tekinsiz sükunete öyle bir ikna ediyor ki, ortadaki bu olağanüstü hafifliği sadece yaşlılığın getirdiği bir durulma zannediyoruz.
Uyanış en savunmasız anımızda gerçekleşiyor. Johannes fiyortta Peter ile dolaşırken, Fosse odağı aniden Johannes’in evine, kızı Signe’nin babasının yatağı başındaki o sessiz fark edişine çeviriyor. O an ayaklarımızın altındaki zemin çöküyor. Fosse’nin bizi soktuğu o nehirde aslında çoktan boğulmuş olduğumuzu, Johannes’in o sabah yataktan hiç kalkamadığını anlıyoruz. Dehşet verici olan ise, ortaya çıkan bu gerçeğin bizi asla korkutmaması. Aksine, o ana kadar yadırgamadığımız o pürüzsüz hafiflik bir anda anlam kazanıyor. Gitmenin ardından gelen; tüm o dünyevi kimliklerin ve kendini kanıtlama zorunluluğunun bittiği o mutlak boşluğu, karakterden hemen sonra, büyük bir gecikmeyle de olsa aynı kabullenişle soluyoruz.
Benim için bu hikayeden geriye kalan en çarpıcı şey, kendi iç dünyama eforsuzca yansıyan o tek cümle oldu: “… öte yandan evi ne kadar ısıtırsa ısıtsın soğuğu kıramıyordu, tıpkı yaktığı onca ışığa karşın ortalığı aydınlatamadığı gibi…” Kitaptaki bağlamından koparana kadar defalarca okuduğum bu ifade, çoktan içeriden kırılmış ve geriye sadece o boşluğun yankısı kalmış (ya da ölmüş ama öldüğünün farkında olmayan) bir zihinde tam karşılığını buluyor. O aydınlanmayan karanlığın ortasında, sessizce o akşamı beklemekten başka yapılacak hiçbir şeyin bir anlamı yok gibi hissediyorum. Daha fazlasını yazmaya da gerek yok gibi. Çünkü yazmaya çalıştığım her kelime, o tek cümlenin gölgesinde anlamını yitiriyor.


