Açılmayan Şemsiyeler Üzerine
Published:
Modern insan, haysiyetini pürüzsüz ve steril bir koridor sanma yanılgısıyla yaşar. Yıllarca biriktirilen unvanlar, titizlikle seçilen kelimeler, akademik sermaye ve toplum içinde kibarlıkla taşınan o saygın maskeler, bizi hayatın ham ve vahşi anlamsızlığından koruyan birer zırh gibidir. Fakat o koridorun sonunda, açılmamakta direnen sıradan bir nesne her zaman pusuda bekler. Dag Solstad, Mahcubiyet ve Haysiyet’te bizi tam olarak o yanılsamanın bittiği, çiğ gerçekliğin başladığı yere bırakır. Elias Rukla’nın şahsında izlediğimiz şey, sadece yaşlı bir edebiyat öğretmeninin yağmurlu bir Oslo gününde geçirdiği sıradan bir sinir krizi değildir; otuz yıllık rutinlerin, entelektüel alışkanlıkların ve zihinsel illüzyonların darmadağınık bir şekilde çöküşüdür.
Elias Rukla, ömrünü kelimelerin gücüne adamış, kendi zihninin sınırlarında yaşayan bir adamdır. Henrik Ibsen’in Yaban Ördeği oyunu üzerine dahice, sarsıcı ve tamamen orijinal bir keşif yapar; Dr. Relling karakteri üzerinden insanın trajedisine dair hayati bir damar yakalamıştır. Bu entelektüel parlamayı sınıftaki genç kuşakla paylaştığında aldığı karşılık ise tam bir hiçliktir. Karşısında oturan o kitle, bilginin ve anlamın değersizleştiği modern çağın kusursuz birer yansıması olarak, onun dehasına derin bir kayıtsızlıkla ve boş gözlerle karşılık verir. Bilginin pazar payının olmadığı, tüketilemediği yerde entelektüel, kendi yarattığı sağır odada tek başına konuşan bir figürden fazlası değildir.
Bu yok sayılmanın soğuk ağırlığıyla okul bahçesine adım atan Elias için kırılma, nesnel bir hesaplaşmaya dönüşür. Yağmurun altında açılmamakta direnen o şemsiye mekanizması, Elias’ın hayatındaki tüm yapısal dengeleri tek seferde bozar. Şemsiyeyi tekmelerken, aslında bir nesneye değil, o nesnenin temsil ettiği rasyonel dünyaya karşı varoluşsal bir hınç kusmaktadır. Otuz yıl boyunca titizlikle örülen saygınlık mimarisi, çamurlu bir okul bahçesinde, bozuk bir şemsiyenin metal telleri arasında saniyeler içinde çöker. Maske düşmüştür; geriye kalan sadece Cioranvari, ham bir çıplaklıktır.
Solstad’ın karakterini Ibsen üzerinden temellendirmesi boşuna değildir. Yaban Ördeği’nin merkezindeki o meşhur önerme, Elias’ın da varoluşsal sınır çizgisidir: İnsanı ayakta tutan o kurmaca illüzyonları elinden alırsanız, geriye yaşanabilir bir hayat kalmaz. Elias da ömrünü bu güvenli kurmacalarla beslemiştir; parlak bir dostun entelektüel gölgesi ve o dostun geride bıraktığı kadınla kurulan, temeli aslında trajik bir mirasa dayanan sessiz evlilik… Hepsi, absürde karşı inşa edilmiş birer sığınaktır. Şemsiyenin kırıldığı an, o sığınağın da havaya uçtuğu andır.
Ancak Elias, bu çöküşün ardından dünyayı ateşe vermez, gürültülü bir isyana ya da ucuz bir intikam arayışına girişmez. Trajedisini asil ve amansız bir eylemsizlikle taçlandırır. Jon Fosse karakterlerinin o tekinsiz, ağır suskunluğuna benzer bir şekilde kendi içine çekilir. Dünyanın pazar yerinden, unvanların sahteliğinden ve modern insanın bitmek bilmeyen onaylanma arzularından istifa eder. Onun yeni haysiyetini var eden şey, artık tamamen “görünmez” olmayı ve modern akıntıya karşı sessizce durmayı seçmesidir.
Bu noktada Solstad’ın metni, benim için bir edebiyat incelemesi olmaktan çıkıp çıplak bir itirafa dönüşüyor. Çünkü Elias Rukla’nın o darmadağınık okul bahçesinde, kırık bir şemsiyeyle baş başa kaldığı anı, ben bir yerlerden çok iyi tanıyorum. Kürsülerin, unvanların, anlatılan ve duvarlara çarparak geri dönen o ağır teorilerin gölgesinde, maskelerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu bilmek benim için teorik bir bilgi değil, yaşanmış bir sökümdür. Solstad bu kitabı bana, o her şeyin bittiği anın çiğliğini ve ardından gelen o derin, mutlak mahcubiyeti fısıldamak için yazmış sanki. O mahcubiyeti, o sahnede kalakalmanın soğukluğunu biliyorum. Ve belki de tam bu yüzden, herkes gürültülü başarı öykülerinin peşinde koşarken, ben o kırık şemsiyenin altında, kendi sessiz inzivamın haysiyetini selamlıyorum.

